31 Ocak 2008
29 Ocak 2008
KupKuriye

Bu yanda gordugunuz muhtesem tatlinin asil adi Kup Griye. Baska yerde var mi bilmiyorum ama Kadikoy Baylan'da yiyebilirsiniz. Icinde benim sevdigim her sey mevcut. Krema, karamel, dondurma vs. vs. Ustelik cesitli aksakliklar sonucu yememiz devamli ertelendigi icin ilk kez tattigimda maksimum doyuma ulastim denebilir. Irem'in kemarasiyla cekilmis bir kac fotografi da eger alabilirsem ondan Kup Griye'ye ilerde geri donebiliriz bence...
Hiii tabii bu arada Irem'in super hizli konusmalari sayesinde adini menude gorene kadar kupkuriye saniyordum ya neyse....
Henuz transkript uzerinde olmasa bile mezunum artik. Artik transkripte de gormek istiyorum ama pek sesimi cikartmiyorum, yorgunum n'apiyim.
(internet baglantim bu siralar inanilmaz yavas ve cildirtiyor bu yavaslik)
13 subatta Abbas yolcu!!! Bir hafta Dilan, Irem ve Mine ile Isvicre!!! Yuppiiii....
Havalar cok soguk. Kitap okuyorum, film seyrediyorum, uyuyorum, derse gidiyorum. Bir de Emre Aydin dinliyorum BELKI BIR GUN OZLERSIN!!! Sizce de sozlerisuper degil mi?
Aksamlari annemlerle "var misin yok musun" izliyoruz. Adamin teki 100.000 ytl'yi reddetti ve sonunda 50.000 ytl kazandigi icin resmen uzuldu.
Zengin milletiz ya...
20 Ocak 2008
Martim var benim artik. Kafeste falan degil hem de gokyuzunde(ydi)
Bir suredir booyyle yatiyor ama, cani ucmak istemiyor. Hissediyor odadaki kasveti tabii, ya da bendeki umitsizligi.
Onun yeniden ucmasini istiyorum ama olmuyor, cirpmiyor kanat, cirpamiyor...
Bu bloga ilk baslarken, pek duyulmasin istiyordum adresi kendi kendine konusur gibi kendi kendine konusmamak icin. Sonra sonra bir, iki uc derken artik herkes biliyor blogumu hatta Facebook'ta bile yaziyor blogum.
Sanirim o donem bu blogu asil acma amacima cok ihtiyac duymuyordum en azindan simdikinden azdi. Simdi ise dile getirmenin zor oldugu seyleri parmaklarin anlatmasina ihtiyac duyuyorum. Bazi seylerin yavas yavas ve tek tek iyi gidebilmesine karsin, herseyin aynı anda ve hiphizlica tepetaklak olmasini anlatsin istiyorum mesela parmaklarim. Mesela hayatta hicbir yere gelemeyecegin korkusunu anlatsin, belirsizliklerden ne kadar nefret edersen o kadar arttigini, yalnizligi yalnizliktan hem korkup hem hem nefret ederken bir insanin kendini nasil daha cok yalnizlastirdigini.
Ben gene kendi kendime konusur gibi yapiyim en iyisi...
Ben gene kendi kendime konusur gibi yapiyim en iyisi...
Hepimiz Hrantız Hepinize Rağmen
Sonunda kendimce bir varlik gosterebildim ve 19 Ocak'ta binlerce kisiyle beraber metroyle sıkıs pıkıs Agos'un onune ben de gittim. Inanilmaz bir kalabalik vardi Ama asil inanilmaz olan caddenin trafige kapatilmamasi ve polisin kurdugu bir barikatla binleri kucucuk bir alan sigdirmaya calismasiydi. "Katil devlet hesap verecek" diyen kalabaligin ne kendisi ne de ofkesi sigmazdi o alana ve sigmadi da. Barikatlar kaldirildi, caddenin tamami toren icin gelenlerle doldu.
Dusundugumden kisaydi toren ama en asil uzucu olani Rakel Dink'i dinleyememkti cunku slogan atan bir grubun hemen yanindaydik ve onlardan hicbir sey duyamadik. Insan bir susun da bir dinleyin demek istiyor ama....
Bir ara yolun kenarindan gecen bir kadin aska gelip, "Ben turkum,ben turkum,ben turkum" cigliklari atmaya basladi. Kadini herkes kendi haline birakti.
Her ne kadar kalabaligin daha kolay dagilmasini saglamak icin insanlari Mecidiyekoy yonundeki metrolara yonlendirmek isteseler de, biz Taksim yonune dogru yuruduk. Taksim'e geldigimzde kalabaliktan tumuyle koptuk ve bizim icin sorunsuz gecen bir gun oldu. Sonrasinda polisle bir sey oldu mu olduysa ne oldu bilmiyorum...
Kalabalik dagilmak uzereyken polisler yola barikat kurup herkesi nerdeyse tek sira halinda hatta onundekinden bir kol mesafesinde sol-sag-sol-sag diyerek kaldirimdan yurumeye zorladilar, pardon tesvik ettiler dicektim.
Gunden geriye kalanlar ise 11 Subat'ta Besiktas Adliyesi'nde ayni kalabaligi bulmak, Rakel Dink'in adalet istegi ve marti ile guvercinin ilk bulusmasi (benim acimdan)...
17 Ocak 2008
Altay Oktem'den
"Can Yücel’in hayatta ben en çok babamı sevdim şiirini ilk okuduğumda şaşırmıştım. O ak sakallı, her dem sarhoş, inatçı, uzlaşmaz, dev gibi adama baba sevgisini bir türlü yakıştıramadım. Çünkü isyan duygusu sonradan kazanılan bir erdem değil, doğuştan gelen bir zenginliktir. Hayatta en çok babasını seven Can Baba’nın o küçücük, tıfıl halini düşündüm. Muhakkak çarpık bacaklıydı, haylazdı, büyük ihtimalle o gür sakallar da yoktu yüzünde. Büyüyünce çıkmıştır.
Kendi çocukluğum geldi gözlerimin önüne. Evdeki perdeleri diklemesine kesen, mutfağı tutuşturan, her bulduğu ilacı divanın altında içen, inşaatlardan demir çalan, çöpçüyü bacağından bıçaklayan ve annesinin kafasına soba demirini vurup on beş gün yoğun bakımda Azrail’le cebelleşmesine neden olan bir çocuk, hayatta en çok babasını sevecek değildi herhalde. herhangi birini sevme ihtimali de düşüktü zaten.
Gerçi o yıllarda baba yürürlükte değildi. sevgi sıralamasına bir tek anne girebiliyordu, o da üçüncü sıradan. çünkü öğretmenler, o buruşuk yüzlü sistem bekçileri önce Allah, sonra Atatürk, sonra annem… diye bir nakarat ezberletmişlerdi biz çocuklara. bu nakaratı da söylemedim hiç. yalnızca sıralama bozuk olduğu için değil, sevginin sıralanamaz bir şey olduğunu bildiğim için…
sonra ne oldu? o çocuklar büyüdüler. birinci sırada allah’ı sayanlarla, birinci sırada atatürk’ü sayanlar birbirine girdi işte. danıştay arada kaldı. ne danıştay’ı ya, dilim sürçtü, anne arada kaldı, arada kaynadı hatta…
Biraz daha büyüyünce, diyelim Can Baba’nın şiirini üçüncü, dördüncü kez okuyacak olgunluğa erişince hadiseyi anladım. Adam babasını görmediği için sevmiş. Bir yerde o şehir senin, bu şehir benim dolaşıp duran bir maarif müfettişi, diğer yanda baba hasretiyle yanıp tutuşan bir çocuk. Tamam dedim, sevgiden çok özlem var burada.
Çünkü insan en yakınındakini değil, en uzağındakini sever. Hatta ulaşamadığını sever. İnsana en yakın olan kişi kendisidir. O yüzden kendisini kolay kolay sevemez, hatta bulduğu her fırsatta hırpalar... Babam hiçbir yere gitmediği, hep zebella gibi başımda durduğu için onu sevme ihtimalim olmadı. Kendimi sevdim mi peki? Hayır. Çünkü sevemeyeceğim kadar yakın bir mesafede duruyordum kendime. O yüzden çok hırpaladım kendimi. Hırpık olup çıktım sonunda!
Şimdi düşünüyorum, hatta başka babalara bakıyorum göz ucuyla; ne halt ettim ben diyorum… Keşke sevseymişim diyorum. keşke…
Akp edirne milletvekili de bir baba mesela. Onu seven oğlu yanlış park yapınca polis müdahale edebilir mi? Eder tabii. Sonra da paşa paşa açığa alınır. Sen benim babamın kim olduğunu biliyor musun cumhuriyeti burası. Yüksek mevkilerde dayım var şehri. Bir telefonla işini bitiririm kasabası…
Keşke sevseymişim dediğim babam askerdi. Bir gece, artık ne işimiz varsa o saatte, babamın birliğine gitmiştik. Nöbetçi tanımadı babamı, babam da parolayı bilmiyordu… Sivil giysiler içinde, ben bu birliğin komutanıyım dediyse de, asker kapıdan içeri almadı bizi. geri döndük. Ertesi gün babamın o askeri yanına çağırdığını, görevine bağlılığından dolayı kutladığını, sonra da askerliği bitene kadar yanından ayırmadığını, yani adama kebap bir askerlik yaptırdığını öğrendim.
Sel baskını ise ayrı bir macera. o zamanlar alemdağ şimdiki gibi değildi, dağdı sahiden. Kışın ortasında yolların sularla kaplandığı olurdu. Babam makam arabasının şoförüne gidelim demiş, su seviyesi yüksek değil, geçeriz. Asker inat etmiş yolda kalırız, geri dönelim diye. Yürü demiş babam, bana güven, eğer bu sudan geçemez de yolda kalırsak birliğe kadar seni sırtımda taşırım…
Yolda kalmışlar tabii. babam da almış eri sırtına, dört kilometre yürümüş öyle… Eri sırtında taşıyan bir albay olarak tarihe mi geçti peki? Hayır. bu olaydan bir süre sonra, bambaşka sebeplerle tayin edildi.
Sağ görüşlüydü babam. 12 eylül kıyametinde, daha on altı yaşındayken bir cemse dolusu askerle evimizi çepeçevre kuşatıp beni o meşhur 141, 142. maddelerden yargılamak üzere götürdüklerinde, birkaç saniyeliğine göz göze gelebilmiştik babamla. Daha birkaç gün önce duvarımdaki che posterini parçalayan babam, elini omzuma koydu, düşüncelerine katılmıyorum ama her zaman yanındayım, hiçbir şeyden korkma, inandığın şeyler için mücadele et dedi. Hayatta en çok seni sevemediğim için pişmanım baba. Iki arada bir derede söylediğin o sözler sayesinde aylarca ayakta kalabildim, işkencelere direnebildim.
Sonra, epey zayıflamış, avurtları çökmüş, iki büklüm yürüyen on altı yaşındaki bir çocuk olarak çıktım selimiye kışlası’nın kapısından. Karşıdaki duvarda oturan babamı gördüm. Benden daha fazla zayıflamıştı. Sarıldık birbirimize. Bugün beni bırakacaklarını nerden biliyordun da geldin, diye sordum. Bilmiyormuş. Aylardır oturuyormuş bu duvarın üstünde.
Bir kez bile sen benim babamın kim olduğunu biliyor musun cümlesini kurmadım hayatta. Kuramazdım zaten. Babam, babam olmaktan vazgeçerdi o anda. Ama inanmadığı düşünceler uğruna acı çeken oğlunu sonuna dek destekledi. O yüzden de düşüncelerimden dolayı başım belaya girdi hep. Trafik cezası yazmaya kalkan polislerle cebelleştiğim, ya da arkadaşlarımın tecavüz ettiği kızı kameraya çektiğim için hiç yargılanmadım.
Can Baba’yı daha iyi anlıyorum şimdi. Sadece Türkiye’nin Can Yücel’i olduğu için değil, hayatta en çok babasını sevdiği için de saygı duyuyorum ona.
Keşke Can Baba’nın tırnağı kadar olabilseydim de, hiç çekinmeden hayatta ben en çok babamı sevdim diyebilseydim… Keşke…".
Kendi çocukluğum geldi gözlerimin önüne. Evdeki perdeleri diklemesine kesen, mutfağı tutuşturan, her bulduğu ilacı divanın altında içen, inşaatlardan demir çalan, çöpçüyü bacağından bıçaklayan ve annesinin kafasına soba demirini vurup on beş gün yoğun bakımda Azrail’le cebelleşmesine neden olan bir çocuk, hayatta en çok babasını sevecek değildi herhalde. herhangi birini sevme ihtimali de düşüktü zaten.
Gerçi o yıllarda baba yürürlükte değildi. sevgi sıralamasına bir tek anne girebiliyordu, o da üçüncü sıradan. çünkü öğretmenler, o buruşuk yüzlü sistem bekçileri önce Allah, sonra Atatürk, sonra annem… diye bir nakarat ezberletmişlerdi biz çocuklara. bu nakaratı da söylemedim hiç. yalnızca sıralama bozuk olduğu için değil, sevginin sıralanamaz bir şey olduğunu bildiğim için…
sonra ne oldu? o çocuklar büyüdüler. birinci sırada allah’ı sayanlarla, birinci sırada atatürk’ü sayanlar birbirine girdi işte. danıştay arada kaldı. ne danıştay’ı ya, dilim sürçtü, anne arada kaldı, arada kaynadı hatta…
Biraz daha büyüyünce, diyelim Can Baba’nın şiirini üçüncü, dördüncü kez okuyacak olgunluğa erişince hadiseyi anladım. Adam babasını görmediği için sevmiş. Bir yerde o şehir senin, bu şehir benim dolaşıp duran bir maarif müfettişi, diğer yanda baba hasretiyle yanıp tutuşan bir çocuk. Tamam dedim, sevgiden çok özlem var burada.
Çünkü insan en yakınındakini değil, en uzağındakini sever. Hatta ulaşamadığını sever. İnsana en yakın olan kişi kendisidir. O yüzden kendisini kolay kolay sevemez, hatta bulduğu her fırsatta hırpalar... Babam hiçbir yere gitmediği, hep zebella gibi başımda durduğu için onu sevme ihtimalim olmadı. Kendimi sevdim mi peki? Hayır. Çünkü sevemeyeceğim kadar yakın bir mesafede duruyordum kendime. O yüzden çok hırpaladım kendimi. Hırpık olup çıktım sonunda!
Şimdi düşünüyorum, hatta başka babalara bakıyorum göz ucuyla; ne halt ettim ben diyorum… Keşke sevseymişim diyorum. keşke…
Akp edirne milletvekili de bir baba mesela. Onu seven oğlu yanlış park yapınca polis müdahale edebilir mi? Eder tabii. Sonra da paşa paşa açığa alınır. Sen benim babamın kim olduğunu biliyor musun cumhuriyeti burası. Yüksek mevkilerde dayım var şehri. Bir telefonla işini bitiririm kasabası…
Keşke sevseymişim dediğim babam askerdi. Bir gece, artık ne işimiz varsa o saatte, babamın birliğine gitmiştik. Nöbetçi tanımadı babamı, babam da parolayı bilmiyordu… Sivil giysiler içinde, ben bu birliğin komutanıyım dediyse de, asker kapıdan içeri almadı bizi. geri döndük. Ertesi gün babamın o askeri yanına çağırdığını, görevine bağlılığından dolayı kutladığını, sonra da askerliği bitene kadar yanından ayırmadığını, yani adama kebap bir askerlik yaptırdığını öğrendim.
Sel baskını ise ayrı bir macera. o zamanlar alemdağ şimdiki gibi değildi, dağdı sahiden. Kışın ortasında yolların sularla kaplandığı olurdu. Babam makam arabasının şoförüne gidelim demiş, su seviyesi yüksek değil, geçeriz. Asker inat etmiş yolda kalırız, geri dönelim diye. Yürü demiş babam, bana güven, eğer bu sudan geçemez de yolda kalırsak birliğe kadar seni sırtımda taşırım…
Yolda kalmışlar tabii. babam da almış eri sırtına, dört kilometre yürümüş öyle… Eri sırtında taşıyan bir albay olarak tarihe mi geçti peki? Hayır. bu olaydan bir süre sonra, bambaşka sebeplerle tayin edildi.
Sağ görüşlüydü babam. 12 eylül kıyametinde, daha on altı yaşındayken bir cemse dolusu askerle evimizi çepeçevre kuşatıp beni o meşhur 141, 142. maddelerden yargılamak üzere götürdüklerinde, birkaç saniyeliğine göz göze gelebilmiştik babamla. Daha birkaç gün önce duvarımdaki che posterini parçalayan babam, elini omzuma koydu, düşüncelerine katılmıyorum ama her zaman yanındayım, hiçbir şeyden korkma, inandığın şeyler için mücadele et dedi. Hayatta en çok seni sevemediğim için pişmanım baba. Iki arada bir derede söylediğin o sözler sayesinde aylarca ayakta kalabildim, işkencelere direnebildim.
Sonra, epey zayıflamış, avurtları çökmüş, iki büklüm yürüyen on altı yaşındaki bir çocuk olarak çıktım selimiye kışlası’nın kapısından. Karşıdaki duvarda oturan babamı gördüm. Benden daha fazla zayıflamıştı. Sarıldık birbirimize. Bugün beni bırakacaklarını nerden biliyordun da geldin, diye sordum. Bilmiyormuş. Aylardır oturuyormuş bu duvarın üstünde.
Bir kez bile sen benim babamın kim olduğunu biliyor musun cümlesini kurmadım hayatta. Kuramazdım zaten. Babam, babam olmaktan vazgeçerdi o anda. Ama inanmadığı düşünceler uğruna acı çeken oğlunu sonuna dek destekledi. O yüzden de düşüncelerimden dolayı başım belaya girdi hep. Trafik cezası yazmaya kalkan polislerle cebelleştiğim, ya da arkadaşlarımın tecavüz ettiği kızı kameraya çektiğim için hiç yargılanmadım.
Can Baba’yı daha iyi anlıyorum şimdi. Sadece Türkiye’nin Can Yücel’i olduğu için değil, hayatta en çok babasını sevdiği için de saygı duyuyorum ona.
Keşke Can Baba’nın tırnağı kadar olabilseydim de, hiç çekinmeden hayatta ben en çok babamı sevdim diyebilseydim… Keşke…".
03 Ocak 2008
57!!!
Taksim'de "igrenc" taciz edici hareketlerde bulunmanin cezasi 57 ytl. Yan etkileriyse bir omur. Ya ben, birakin o zavalli kadinlarin yerinde olmayi, izlerken bile urkuyorum. O adamlarin suratindaki ifade nedir oyle? Bu nasil hayvani bir ifade, bu nasil bir zevk? Turklerin misafirperverligiyle, aile kavramina verdigi degerle ovunenler nerdeler? Taksim en kucuk bir eylemde gormeye alistigimiz ya da ansizin her kose basindan cikip kimlikleri gostrelim diyen guvenlik gorevlileri nerde? Kameralari gordukce daha bir cosuyorlar sanki, sanki bunu bir marifet gibi sergiliyorlar -hani su "beyaz bereliler" gibi-
Bu konunun ustu keske bembeyaz b,r sayfayla ortulebilse. Tipki bugun Istanbul'u kaplayan bembeyaz kar gibi... Evet sonunda İstanbul'a senenin ilk kari yagdi. Hasta olan bendeniz de evden bir kac fotograf cektim. Her ne kadar pek bir "manali" fotograflar olmasa da olsun. Gene de İstanbul'un ilk kar resimleri iste. (resimler daha sonra ama)
Ve iste yeni yil. Hem deee inanmicaksiniz ama bu yil oglaklarin yiliymis. Zaten ben de bazi degisiklikler basgostermeye baslamisti. Demek ki iyi yondeymis bunlar. O zaman ne diyoruz? "I don't want to look back. I want to look front"
Hiii bir de yeni yildan beklendim, sabirr sabir ya sabirr...
Bu konunun ustu keske bembeyaz b,r sayfayla ortulebilse. Tipki bugun Istanbul'u kaplayan bembeyaz kar gibi... Evet sonunda İstanbul'a senenin ilk kari yagdi. Hasta olan bendeniz de evden bir kac fotograf cektim. Her ne kadar pek bir "manali" fotograflar olmasa da olsun. Gene de İstanbul'un ilk kar resimleri iste. (resimler daha sonra ama)
Ve iste yeni yil. Hem deee inanmicaksiniz ama bu yil oglaklarin yiliymis. Zaten ben de bazi degisiklikler basgostermeye baslamisti. Demek ki iyi yondeymis bunlar. O zaman ne diyoruz? "I don't want to look back. I want to look front"
Hiii bir de yeni yildan beklendim, sabirr sabir ya sabirr...
30 Aralık 2007
Saka mi bu???
Gun icinde kafamda bir sürü bir sürü şey oluyor, gidip yazmaliyim dedigim ama ne zaman ki bilgisayarin basina oturuyorum heeepsi ucup gidiyor. Odaklanmak mi acaba sorunum. Bir seye odaklaninca onu beceremiyorum sanirim. Kendimi tanimaya giden yolda bir adim daha attim.
Carsamba gunu sinavim olmasina ragmen Irem'in yogun israrlari neticesinde sali aksami dogum gunumu kutladik, muzlu pastayla hem de (itiraf ediyorum cikolatayi cok sevmeme ragmen cikolatali pastayi hic sevmiyorum!!!). Biz tam yerlemis sohbet ederken birden kapidan Charlie'nin melekleri edasiyla, Mine, Dilan ve Eren girdiler. Her biri su an yurt disinda olan bu sevgili dostlarim bana Turkiye'ye donus icin farkli farkli tarihler verseler de, meger aylar oncesinden planlayip beni kandirmislar utanmadan(!). Istemdisi cikardigim cigliklar icin herkes ozur diliyorum,ama aylardir gormuyorum ya...
Bir Deniz eksikti Charlie'nin melekleri arasinda ama iyi bir mazareti var onun da biliyorum...
Bu arada belirtmezsem olmaz hani "birileri" kiskansin diye soylemiyorum sakin yanlis anlasilmasin ama hediyelerim arasinda bir adet "kalin kapakli" Brooklyn Cilginliklari vaaarrr (ehuehue). Bir an once 17 ocagi bekliyorum soyle rahaat rahat kitabimin keyfini sürebilmek icin.
Yapmam gereken o kadar cok sey var ki; Minem'i ve Tilanim'i gormeliyim bol bol. Eee İrem'le ya telefonda ya da bir yerlerde bulusup WALKY TALKY ile konusmaliyiz, sonra Esin bir kac yeni espri yapmali. Ozel derslere devam etmeliyim. Master basvurusunda bulunmaliyim. Tabii bir de beni bekleyen finaller var. Ama sinemya gidip, kitap da okumak istiyorum....
İsvicre'ye gitmek istiyorum. Bir an once 2008 olsun hatta 30 gun daha gecip hemen subat olsun!!!!
Carsamba gunu sinavim olmasina ragmen Irem'in yogun israrlari neticesinde sali aksami dogum gunumu kutladik, muzlu pastayla hem de (itiraf ediyorum cikolatayi cok sevmeme ragmen cikolatali pastayi hic sevmiyorum!!!). Biz tam yerlemis sohbet ederken birden kapidan Charlie'nin melekleri edasiyla, Mine, Dilan ve Eren girdiler. Her biri su an yurt disinda olan bu sevgili dostlarim bana Turkiye'ye donus icin farkli farkli tarihler verseler de, meger aylar oncesinden planlayip beni kandirmislar utanmadan(!). Istemdisi cikardigim cigliklar icin herkes ozur diliyorum,ama aylardir gormuyorum ya...
Bir Deniz eksikti Charlie'nin melekleri arasinda ama iyi bir mazareti var onun da biliyorum...
Bu arada belirtmezsem olmaz hani "birileri" kiskansin diye soylemiyorum sakin yanlis anlasilmasin ama hediyelerim arasinda bir adet "kalin kapakli" Brooklyn Cilginliklari vaaarrr (ehuehue). Bir an once 17 ocagi bekliyorum soyle rahaat rahat kitabimin keyfini sürebilmek icin.
Yapmam gereken o kadar cok sey var ki; Minem'i ve Tilanim'i gormeliyim bol bol. Eee İrem'le ya telefonda ya da bir yerlerde bulusup WALKY TALKY ile konusmaliyiz, sonra Esin bir kac yeni espri yapmali. Ozel derslere devam etmeliyim. Master basvurusunda bulunmaliyim. Tabii bir de beni bekleyen finaller var. Ama sinemya gidip, kitap da okumak istiyorum....
İsvicre'ye gitmek istiyorum. Bir an once 2008 olsun hatta 30 gun daha gecip hemen subat olsun!!!!
25 Aralık 2007
21 Aralık 2007
Je suis dans les vacances
Bir kez daha insanin uzun tatili olunca ders calisamadigini ispatladim. 3 gundur ders calismak disinda her seyi yaptim. Pazar gunu de tiyatroya gidecegim dusunulurse bir tek yarinim kaldi. Bu kez umitliyim calisicagim!!!
Dun haftalar sonra 2 film ustuste seyredip yeniden mutlu oldum. Gecen gun de Tarik Zafer Tunaya Kultur Merkezi'nde Esma'nin Sirri'ni seyrettik Irem ile birlikte. Film arasi olunca ikimiz de bir an afalladik. Eee malum nisanda film festivali oluyor ve sonra sinemalar duragan bir doneme giriyor. Ardindan da filmekimi basliyor. Hal boyle olunca arasiz film izlemeye alisiyor insan.
O degil de voleybolu da birakinca tam bir asosyal oldum gecen senelere gore. "Chemistry is my social life" desem yeridir (facebook saolsun, yeni deyimler kazandirdi bize, ehuehee). Surekli planlar planlar ama sosyallik katan hayatima ama o planlar gerceklesmeden kurtulamicam bu durgunluktan. Yakinda sinemalar da...
Bu aralar en buyuk mutluluk minik yegenimi ziyaret etmek. Su sinavlar gecsin daha cok gormeye gidicem onu.
Hiii bir de Mine ve Tilan geliyorlar Istanbul'a, yuppiii!!!
Dun haftalar sonra 2 film ustuste seyredip yeniden mutlu oldum. Gecen gun de Tarik Zafer Tunaya Kultur Merkezi'nde Esma'nin Sirri'ni seyrettik Irem ile birlikte. Film arasi olunca ikimiz de bir an afalladik. Eee malum nisanda film festivali oluyor ve sonra sinemalar duragan bir doneme giriyor. Ardindan da filmekimi basliyor. Hal boyle olunca arasiz film izlemeye alisiyor insan.
O degil de voleybolu da birakinca tam bir asosyal oldum gecen senelere gore. "Chemistry is my social life" desem yeridir (facebook saolsun, yeni deyimler kazandirdi bize, ehuehee). Surekli planlar planlar ama sosyallik katan hayatima ama o planlar gerceklesmeden kurtulamicam bu durgunluktan. Yakinda sinemalar da...
Bu aralar en buyuk mutluluk minik yegenimi ziyaret etmek. Su sinavlar gecsin daha cok gormeye gidicem onu.
Hiii bir de Mine ve Tilan geliyorlar Istanbul'a, yuppiii!!!
11 Aralık 2007
Bir Yol Hikayesi
Iyi bir yolculuk icin yaniniza alacaginiz en iyi 3 sey;
1 adet Irem K,
1 adet Onur Ş,
ve konusmaktan ceneniz agridiginda ya da basiniz sistiginde kafanizi dinlendirmek icin
1 adet mp3 player.
1 adet Irem K,
1 adet Onur Ş,
ve konusmaktan ceneniz agridiginda ya da basiniz sistiginde kafanizi dinlendirmek icin
1 adet mp3 player.
05 Aralık 2007
Bazen Olur
Bazen boyle tum kibir ve gurur bir kenara birakilir ve en zor oldugunu dusundugun kelimeler dokuluverir agzindan. Bazen itiraf.com'a doner konusmalar. Bazen laf lafi acar. Bazen zamaninda soylemek isteyip de soyleyemediginiz seylerin soylenmesi gereken zamanin geldigini dusunur insan. Bazen bes dakika karin doyurmak icin bir yere gidilir ama sonra saatlerce oturulur. Bazen ders calismak icin oturulur ama saatlerce kitap acilmaz. Bazen olur...
03 Aralık 2007
30 Kasım 2007
ATLAS

Kac zamandir ilk defa bir seyler yazabiliyorum buraya ama maalesef guzel seyler yazamicam bugun.
Sabah guya okulum olmadigi icin, cay icerken haberleri okuyup kendimce keyif yapmak istemistim. Sonra flas haber olarak butun haber sitelerinde ucak kazasini gordum. Isparta'ya mi gidiyormus yoksa Isparta uzerinden gecerken mi kaza yapmis vs. vs merakla okudum her seyi ve Isparta'ya inis yapmasina dakikalar kala dustugunu ogrendim. Ispartali arkadaslarim geldi aklima. Ucakta bulunanlardan bir kisminin da adi aciklanmis. Hic yapmam ama acip listedekilerin isimlerine bir bakiyim dedim. Sonra "Engin Arik" adi dikkatimi cekti. Bu ismi biliyordum ama cikaramadim o an. Bizim bolumde bir Engin abi vardi ama onun soyadi neydi ki? diye internette ararken tanidim Engin Arik'i. Fizik profesoruydu bizim okulda. Baktim baska Engin Ariklar da var internette. Konduramadim bizim okuldaki hocaya. Baska Engin Arik'tir dedim.
Elbette bir baskasi ya da o, sonucta yiten bir hayat soz konusu ama ne bileyim daha iki gun once okulun merdivenlerinde karsilastigi birine konduramiyor insan.
Ve sonra haberler gelmeye basladi tek tek. Tum televizyonlar kazadan bahsetmeye basladi. Ve Suleyman Demirel Universitesi'ndeki bir sempozyum icin oraya giden 6 fizikciden. 3'u Bogazici'nden.
Ustelik biyomedikal muhendisligi yuksek lisans ogrencisi bir kisi daha o ucaktaymis.
Olum bu kadar yakinimizda iste ve bizim buna karsi tutunacak hicbir dalimiz yok. 1.5 aylik bebegi bile annesinin kucagindan alabiliyor. Geriye ne kaliyor? Ne kaliyor biliyor musunuz? Uretilen komplo teorileri. Beni en cok da bu uzuyor. Yetkili kisiler herhangi bir aciklama yapmazken bir takim sahislarin kendi kendilerine urettikleri senaryolar. Bir rahat birakin insanlari artik...
Hepimizin basi sagolsun!
03 Kasım 2007
Insan Yaslaninca Olebilir de...
Yillar sonra kutuphanede yeni bir kose kesvettik gecen gun."Multimedya bolumu". Istersen gidip film izle ister bir cd ya daplak sec dinle. Dusunebiliyor musunuz biz ki plaklarin olumunden sonra dunyaya gelen genclik onlarla tanisabiliyoruz. Ustelik ders calisirken de dinleyebiliyorsun. Verdikleri kulakliklar da su devasa boyda olanlar. Yani tumuyle dis dunyayla baglantilarini koparabiliyorsun. Insanlar dibine gelip sana sesleniyorlar ama nafile sen hissetmiyorsun bile onlari. Ne super de mi :)
Biri hakkinda ona danismadan onun yerine karar verebiliyorsan ayni frekanstasiniz demektir. Dun gordum ki su an hayatimda boyle iki kisi var. Ve bugunden bir kac hafta ya da ay sonrasina bir plan yaparsam sadece ikisiyle yapmak istiyorum. Geride kalanlar sonra tum sucu sana atiyorlar gerci. Hani bizde "neden, niye" sorulari yok ya hepimiz at gozluklerini burunmus sadece gozumuzun onunde olanlari gormeyi seviyoruz ya...
"Yangin Duasi"ni izledim nihayet. Elif'in neden bu kadar ustunde durdugunu anladim bu oyunun. Gercekten cok etkileyiciydi. Hani boyle bir oyunu kolay kolay ne devlet tiyatrolarinda ne de ozel tiyatrolarda izleyemem heralde bir daha. Basinda bir bes dakika falan duragan geciyor ve o an ya hep boyle giderse diye bir dusunmedim degil ama eser yoktu o duraganliktan altinci dakikaden itibaren. "Ali Atay" sahaneydi. Her sahnede gorulusunde daha hic bir sey yapmadan "hih, simdi guzel bir sahne izlicez" dedim.
Bir daha ilemek istiyorum bu kez her bir kareye daha dikkat ederek. Betul, "tiyatro kardesligi" ne bu oyunla baslamaya ne dersin?
"Herhangi bir tanrıya sorgusuz sualsiz inanmayı ve kollarımı gökyüzüne kaldırıp, histerik tezahürlerle şükretmeyi hiç bu kadar arzulamamıştım. İnananlar bu şükür anını görkemli yaşamak uğruna sabır diye adlandırdıkları sevimsiz bir erdem edinirler. Ama tanrılar ticarette zayıftır, Onlarla alışverişte teslimat günleri her zaman aksar ve bu aksamanın suçu mutlaka taraflar arasında paylaşılır, hatasız olmadıklarını kolaylıkla kabul edebilirler ama ortada bir suç varsa mutlaka paylaşılmalıdır. Hiç bir suç yalnız işlenemez onlara göre.”
Oyunun en can alici repligiydi sanirim.
Biri hakkinda ona danismadan onun yerine karar verebiliyorsan ayni frekanstasiniz demektir. Dun gordum ki su an hayatimda boyle iki kisi var. Ve bugunden bir kac hafta ya da ay sonrasina bir plan yaparsam sadece ikisiyle yapmak istiyorum. Geride kalanlar sonra tum sucu sana atiyorlar gerci. Hani bizde "neden, niye" sorulari yok ya hepimiz at gozluklerini burunmus sadece gozumuzun onunde olanlari gormeyi seviyoruz ya...
"Yangin Duasi"ni izledim nihayet. Elif'in neden bu kadar ustunde durdugunu anladim bu oyunun. Gercekten cok etkileyiciydi. Hani boyle bir oyunu kolay kolay ne devlet tiyatrolarinda ne de ozel tiyatrolarda izleyemem heralde bir daha. Basinda bir bes dakika falan duragan geciyor ve o an ya hep boyle giderse diye bir dusunmedim degil ama eser yoktu o duraganliktan altinci dakikaden itibaren. "Ali Atay" sahaneydi. Her sahnede gorulusunde daha hic bir sey yapmadan "hih, simdi guzel bir sahne izlicez" dedim.
Bir daha ilemek istiyorum bu kez her bir kareye daha dikkat ederek. Betul, "tiyatro kardesligi" ne bu oyunla baslamaya ne dersin?
"Herhangi bir tanrıya sorgusuz sualsiz inanmayı ve kollarımı gökyüzüne kaldırıp, histerik tezahürlerle şükretmeyi hiç bu kadar arzulamamıştım. İnananlar bu şükür anını görkemli yaşamak uğruna sabır diye adlandırdıkları sevimsiz bir erdem edinirler. Ama tanrılar ticarette zayıftır, Onlarla alışverişte teslimat günleri her zaman aksar ve bu aksamanın suçu mutlaka taraflar arasında paylaşılır, hatasız olmadıklarını kolaylıkla kabul edebilirler ama ortada bir suç varsa mutlaka paylaşılmalıdır. Hiç bir suç yalnız işlenemez onlara göre.”
Oyunun en can alici repligiydi sanirim.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)